"O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip yöneten Allah'tır." 2/3

7/4/2007

AHDE VEFA : SEVGİ VE DOSTLUKTA SEBAT ETMEK

İmanın insana kazandırdığı hasletlerden biri de ahde vefadır.

Ahde vefa; yani sözünde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak, özünde ve sözünde doğru olmak...

Ayet ve hadislerde olgun müminlerin sıfatları arasında ahde vefa zikredilmiş (Mü'minun, 8; Meâric, 32), pek çok ayet-i keri­meyle de bu hususun üzerinde durulmuştur.

İnkârcılar arasında bile “el-emîn: güvenilir, sözünde duran” sıfatıyla anılan Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in vefa ve sadakatle dolu hayatı da önümüzdeki en güzel örnektir.

O halde ahde vefa, salih amel ve itikatla olgunlaşan kâmil müminin en bariz sıfatıdır.

İnsanlık nereye giderse gitsin öyledir, öyle olmalıdır.

Ahde vefa veya kısaca vefa... Sözünü çiğnememek, sadık kalmak, dürüst olmak... Bu ulvi meziyetler sevginin, dostluğun ve kardeşliğin bağrında yeti­şir. Kin, nefret, haset onu her zaman boğmuş, daha doğmadan öldür­müştür. Vefa ancak sevgi, iyilik ve kardeşlik ikliminde boy atıp gelişebilir. Bu yüzden sözlükler vefa kelimesine, “sevgi ve dostlukta sebat etmek” anlamını da vermişlerdir.

Vefa, ödemek, yetişmek manalarına da gelir. Hiçbir inanç ayrımına girmeden insanlara karşı maddi ve manevi borçlarını ödemek, sıkıntılı anlarında din kardeşlerinin imdadına yetişip onların ihtiyaçlarını karşılamak da vefanın anlam dairesi içindedir.

Kur'an-ı Kerim, Allah'a iman eden bir müminin O'nunla ahitleştiğini, bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına dahil ettiğini açıklar. İster Allah'a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük açısından mümini borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine “ahde vefa” denir.

Zaten onu üstün bir fazilet haline getiren şey de, kişinin her an taahhüdünün aksini yapma imkanı varken, verdiği sözüne sadık kalmasıdır.

Ahde vefanın hükmü ve mesuliyeti

Ahitle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa kefaret gerekir. Fakat ahitte bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı kefaretle ortadan kalkmaz (İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an).

Bu se­beple Kur'an-ı Kerim ahde vefanın üzerinde ısrarla durmuştur. Bir ayet-i kerimede: “Ahdi de yerine getirin. Çünkü verilen sözde elbette sorumluluk vardır.” (İsra, 34) buyurulmuştur.

Allahu Tealâ ile insan arasında kulluk ve ilâhlık mukavelesi vardır. Bu mukavele­nin şartlarına riayet etmek farzlar üstü farzdır. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım.” (Bakara, 40) ayeti bu mukaveleye işaret etmektedir. Yani siz, Allah'a verdiğiniz sözü hayatınıza aksettirip O'na ibadet ve kulluk edin ki, Allah da sizi şeytanın ta­sallutundan koruyup muhafaza etsin.

Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin mesuliyeti çok büyüktür. Bu sözleşmenin önemli bir boyutunu da, ölümü göze almak teşkil eder. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “Allah, müminler­den mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, ölürler, öldürülürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Ahdini Allah'tan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük bir kazançtır” (Tevbe, 111)

Sahabe-i Kiram hazretleri, Cenab-ı Allah ile yaptığı anlaşmadan ve Rasulullah s.a.v.'e ver­diği sözden hiç şaşmadılar. Sonuna kadar sadakatle devam ettiler. Cephelerde ekin biçilir gibi biçildiler, fakat bir adım geriye gitmediler. O'nun rızası uğruna mal ve canlarını seve seve feda edecekleri hususunda ahitleşmede bulundular. Kur'an-ı Kerim onları söz ve ahitlerine bağlılığı ile destanlaştırırken şöyle buyurmaktadır: “İnananlardan öyle yi­ğitler vardır ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de (şehitliği) beklemedeydi.” (Ahzab, 23)

Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin şartları kullar arasındaki muameleyi de ihtiva etmektedir. “Allah'ın ahdini yerine getirin.” (En'am, 152) emrini alimler; “gerek Allah'ın sizi sorumlu tuttuğu ahitleri, emirleri, yasakları ve gerek sizin Allah'a veya Allah namına diğerlerine verdiğiniz ahitleri, adakları, yeminleri, akitleri; doğru olan her tür taahhüdü yerine getirin” şeklinde izah etmişlerdir. Ahde vefanın imandan olduğunu belirten Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz de, ahde aykırı davranmayı nifak alametlerinden saymış­tır. (Buharî, Müslim)

Ahde vefasızlar dünyada rezil olacakları gibi, ahiret gününde de teşhir edilerek rezil edilecektir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak dikilecek; bu filanın vefasızlığıdır, denilecektir.” (Buharî, Müslim)

En büyük ahit: Kâlu Belâ

Elest Bezmi'nde Allahu Tealâ ile ruhlar arasında bir sözleşme (misak) yapılmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Adem Aleyhisselam'ın sulbünden zürriyetlerini almış ve onlara hitaben: “Rabbiniz değil miyim?” demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. “(Onlar da) evet Rabbimizsin, şahidiz, dediler. Kıyamet günü, bizim bundan haberimiz yoktu, demeye­siniz.” (A'raf, 172)

Böylece insan ruhu, Rabbiyle yaptığı bu misaktan sonra fıtrî ve tabii bir sözleşme altına girmiş, O'nun terbiye ve emanetini kabul edip emirlerini yerine getirmeyi taahhüt etmiştir. Ayrıca dünyaya gelip vücut bulduktan sonra mümin, Rabbi'ne ve O'nun Peygamberi'ne iman etmekle yeni bir sözleşme daha yapmıştır.

Bu sözleşmeye Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz'in bütün emirleri ve O'nun sahabe-i kiram hazretlerinden aldığı bütün ahitler de dahildir:

“Sana biat edenler, ancak Allah'a biat ediyorlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih, 10)

Antlaşmanın kısaca muhtevası emirlere uyup yasaklarından kaçınmak, şeytana kulluk etmekten uzak durmaktır. İnsanlar iman etseler de etmeseler de, emir ve yasakların hududunu aşmakla doğrudan şeytanın emrine girmiş olurlar:

“Ey Ademoğulları! Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır diye ben sizinle ahitleşme­dim mi? (Yasin, 60)

Ahde vefa, kulun Allah'a, ümmetin peygamberine, dostun dos­tuna, aile fertlerinin birbirine, milletin vatanına sevgi ve sadakatidir.

Vefa, mümkün oldu­ğunca dostundan ihtiyacını gizlemek, ondan bir şey istememek, eziyetine tahammül etmek, lüzumundan fazla hürmet, tevazu ve hizmetle ona ağırlık vermemektir.

Vefa, dostunu Allah için sevmek, arkadaşı öldükten sonra onun aile efradına iyilik ve yardım etmek, kapıdaki kö­peğine varıncaya kadar her şeyine değer vermektir. Allah için birbirini seven, bu sevgiyle bir araya gelip ayrılan kişiler, kıyamet gününde Arş-ı Azam'ın gölgesinde gölgeleneceklerdir. (Riyazu's-Salihin)

O asla sözünden dönmezdi

Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'den sözüne daha sadık bir kimse yoktu. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve daha müslüman olmazdan evvelki haliyle Ebu Süfyan, O'nun doğruluğunu, iffetini, ahde vefasını biliyor ve kendilerine sorulduğu zaman bunu itiraf ediyorlardı. Aslında bütün düşmanları O'nun doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat onların aşamadıkları nokta farklıydı.

Abdullah bin Ebu'l-Hamsa r.a. anlatıyor:

Peygamber olmadan önce Hz. Rasul-i Ek­rem'e alış-verişle ilgili bir şey vermek için filan gün filan yerde buluşmak üzere sözleş­tik. Fakat ben unuttum, ancak üçüncü gün hatırladım. Gittim baktım ki, Rasul-i Ekrem s.a.v. orada bekliyor. Beni görünce:

- Delikanlı beni yordun. Üç günden beri seni burada bekliyorum, buyurdu. (Ebu Davud)

Bedir savaşı için yola çıkıldığı esnada, Huzeyfe el-Yemanî ile babası Huzeyl, Peygam­berimiz'in safında savaşmak üzere ardından yola çıkmışlardı. Müşrikler baba-oğulu yolda gö­rerek sorguya çektiler:

- Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz, dediler. Onlar da:

- Evet, bizim niyetimiz budur, dediler.

Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek ve Peygamberimiz'le birlikte sa­vaşmamak üzere söz aldılar.

Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygam­berimiz'in huzuruna gelerek başlarından geçenleri anlattılar ve mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler.

Efendimiz s.a.v. onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, o anda savaşçıya çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen şöyle buyurdu:

- Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. O'nun yardımı bize kâfidir. (Müslim)

Kur'an-ı Kerim'de ahde vefa ile ilgili ayetlerde, yapılmış antlaşmaların hükümlerine riayet ettikleri müddetçe, müslüman olmayan taraflara dahi verilen söz istikametinde davranılması emredilmektedir. (Tevbe, 1, 4, 7)

Hz. Peygamber s.a.v., vefat eden dostlarının dostlarına da son derece vefalıydı. Hz. Aişe r.a. anlatıyor:

Rasul-i Ekrem s.a.v. bir defasında yanına gelen yaşlı bir hanıma çok ik­ramda bulundu. Kadın gidince sebebini sordum. Buyurdular ki:

- Bu kadın Hatice'nin sağlı­ğında bize gelir giderdi. Ey Aişe, ahde vefa imandandır. (Hakim)

Allah Rasulü s.a.v.'in Rabbi'ne karşı vefası da dillere destandı. Mekke'de binbir çile ve ıstırabın içinde iken bile nafile ibadetlerini aksatmıyordu. Kıldığı namazların bir rekâtı bazen saatler alıyor, ayağa kalkmaya dermanı olmadığı zaman oturarak kılıyor, fakat yine terk etmiyordu. Mübarek elini Rabbi'ne açtığı zaman, duaların en içteni, en mahzunu ve en güzeli mübarek dilinden semalara yükseliyordu.

Vefasız dost olmamak için...

Vefa, dostun dostuna dost olmak fakat düşmanına dost olmamaktır. Allah Tealâ ile ahitleşen müminin dostu, ancak Allah Tealâ'yı dost bilenler olabilir. O'nun düşmanı müminin de düşmanıdır. Kur'an-ı Kerim'de buyurulur ki:

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” (Tevbe, 23)

Fakat bu durum onların hukukuna ria­yet etmeye engel değildir. Kâfir bile olsa insanlara yeri geldiği zaman Allah için iyilik ve ik­ramda bulunmak güzel bir haslettir. Bu bir bakıma yaradılanın hatırını Yaradan'dan ötürü gözetmektir. Kalplerin yumuşamasına ve imana dair mevzuların konuşulabileceği bir zemininin ha­zırlanmasına da sebep olur. En azından size ve sizin temsil ettiğiniz yüce değerlere karşı yumuşa­mayı sağlar. Hz. Esma r.a. kendisine misafirliğe gelen müşrike annesine, Efendimiz s.a.v.'den izin alarak iyilik ve ikramda bulunmuştur. Yine kendisi için koç kesilen İbn-i Ömer r.a., yahudi komşusuna etten ikram edilmediğini duyunca telaşlanmış ve etin diğer komşu­lardan önce ona ikram edilmesini emretmiştir. Vefa işte böyle davranmayı gerektirir.

İslâmiyet, bu gibi faziletlerin gönülleri yumuşattığı, insanları kendine meftun ettiği rahmet ikliminde kısa zamanda yayılmıştır. Fakat her şeye rağmen Kur'an ve Sünnet'in ölçüleri, iman etmeyenlere karşı dostluk sayılabilecek ölçüde muhabbet ve sırdaşlığa engeldir. Onlardan zuhur edebilecek kötülüklere, sahip oldukları inanç ve düşüncelere karşı en azından kalben mesafeli olmak da yine Allah'ın emri­dir.

Söz verirken...

Mümin, Allah Tealâ ile ahdini bozacak şekilde birine söz vermemelidir. Zira ancak fasıklar Allah ile sözleşmesini iptal eder. Böylelerinin hiçbir ahde saygı göstermesi de beklenemez. “Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet on­lara; (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” (Raad, 25)

Fakat gafletle mesela bir haram işlemek üzere birine söz verilmişse, Allah'a verilen söz hatırlanıp, tevbe edilerek bu batıl söz­den vazgeçilmelidir.

Yine birine söz verirken, “inşallah: Allah dilerse” demek gerekir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz söz verdiği zaman bunu kat'i olarak vermezdi. “Belki” kaydını koyardı. İbn-i Mesud r.a. da inşallah derdi. Evlâ olanı da böyledir. Fakat bundan kesinlik manası anlaşılırsa, meşru mazeret olmadıkça muhakkak ahde vefa gerekir. Yani kişi kendi dönekliğini inşallah demiştim diye Cenab-ı Allah'a fatura etmeye kalkmamalıdır. Birazcık düşünülürse, bu dehşetli bir vebaldir.

Şayet kişi söz verirken içinden yapmamaya ka­rarlı ise bu nifakın ta kendisidir. Verdiği sözde mazeretsiz olarak durmamak da aynı şekilde nifak alametidir. O bakımdan, neye mal olursa olsun, verdiği sözü bozmamalı veya boza­cağı sözü vermemelidir.

O günler geride mi kaldı?

İslâmiyet'in gönüllerde hükmünü icra ettiği devirlerde millet bir vücudun uzuvları gi­biydi. Kalplerde vefa, davranışlarda incelik ve zarafet vardı. Allah haşyetiyle nurlanan sinelerde şefkat, merhamet ve emanet şuuru hakimdi. Farklı düşünceler birer zenginlik kabul ediliyor, hemen her din salikinin var olduğu cemiyetin içinde inançlara saygı gösteriliyordu. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denilerek küçük bazı anlaşmazlıklar vefa duygusundan hareketle olgunlukla karşılanı­yordu. Çarşılar, sokaklar hayâ, edep ve iffeti temsil ediyordu. Yalancılık, sahtekârlık ve haramilik gibi gayri ahlâkî davranışlar en büyük arsızlık sayılıyor, bu gibi işleri yapanlar, ailesi, köyü ve oymağıyla birlikte bir ömür boyu unutulmuyordu. Zulme zulümle mukabele edilmez, defalarca aldanılsa bile bir kere aldatmaya tenezzül edilmezdi.

Sonra o devirler yavaş yavaş geride kaldı. Sinelerde Allah sevgisi inkıraza uğradı. Nihayet çoğunluk itibariyle vefa ortadan kalktı.

Bugün vefanın olmadığı yerde sevgi ve samimiyetten bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir toplumda birlik, beraberlik ve gerçek bir dayanışmadan söz etmek de imkansızdır. Zaman zaman vefasızlardan zuhur eden bu gibi haller, menfaat, mürailik ve iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira Allah için sevmeyen, kalbî hayatında istikrar olmayanlarda, böyle ulvi şey­ler zuhura gelmez. Her gün birkaç defa yeminini bozan, her defasında sözünden dönen, vefa, mertlik ve yiğitlik duygusundan mahrum, dönek, ödlek tiplerden vefa beklemek, gaflet ve aldanmışlığın ta kendisidir. Onlarla yola çıkan yolda kalır. Onlara bel bağlayan sırtından han­çerlenip iki büklüm olur.

Ne yazık ki, son birkaç asrın manzarası genel itibarıyla işte budur. Yalan, hıyanet, kabalık ve döneklik sermaye haline gelmiş; sokaklar arsızlık, zu­lüm ve hakka tecavüzle dolmuş, haramilik iş bilirlik şekline dönmüştür. Merhum Akif'in dediği gibi:

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî-medlûl

Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.

Beyinler ürperir, Ya Rab ne korkunç inkılâb olmuş:

Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş.

Birbirlerine devamlı şüphe ve güvensizlikle bakan, birbirine yabancı, ve­fasız bir toplumun iflahı zordur. O bakımdan bir kere daha Allah'a dönüşten başka bir çare görünmüyor.

3/4/2007

ÖRNEK BİR EĞİTİMCİ

Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim" (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları islâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.

Habeşistan'a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan'a hicret etti. Habeşistan dönüsünde Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi islam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.

Bu sırada Birinci Akabe Beyati olmuş ve Medinelilerden bir grup islâm'ı kabullenmişti. Kendilerine islâm'ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara islâm'ı anlatacaktı ve yeni kimseleri islâm'a davet edecekti.

Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 118).

Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e islâm'ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: "İslâm'ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı." Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini islâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa'd a.g.e., III, 120).

Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. "Rasûlullah'ın bayraktarı" olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir" (Ali imrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus'ab'ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde islâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa'd ve Ebû'r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.

Hz. Mus'ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus'ab'ı elinde sancakla gördü ve "ileriye git ey Mus'ab!" diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek "Ben Mus'ab değilim" deyince Hz. Peygamber onun Mus'ab kılığında savaşan Allah'ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa'd, a.g.e., II, 121).

Uhud savaşında Ashab-ı kiram'ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus'ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus'ab'ın mübarek na'şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: "Mü'minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler" (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

Allah yolunda canını feda eden bu aziz şehid sahabı için Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) şunları anlatıyor: "Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah'tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus'ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de ızhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buharî, Cenâiz 27; İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).

21/3/2007

KARDEŞİNİ KENDİ NEFSİNE TERCİH ETMEK

“iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve haddi aşmak  üzerinde yardımlaşmayın.”

“Allah için seven, Allah için buğz eden, Allah için veren ve Allah için meneden kimsenin imanı kemale ermiştir.”

“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz’’

 

Bu islami kuralları hayatlarında bizzat tatbik eden örnek nesil sahabilerin hayatlarından günümüzün vahşileşen insanlığına ibret olacak tarihi bir kıssa nakletmek istiyorum.

Ashabı kiramın ileri gelenlerinden Hz. Huzeyfe (r.a.)anlatıyor:

Yermuk muharebesinde idi. çarpışmanın şiddeti geçmiş,ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan müslümanlar  ,düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı.Bu arada ben de güç bela kendimi toparlayarak ,amcamın oğlunu  aramaya başladım.Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra ,nihayet aradığımı buldum;fakat ne çare,bir kan seli içinde yatan amcamın oğlu ,kaş göz işaretleriyle ile bile zor konuşabiliyordu.Daha  önce hazırladığım su kırbasını göstererek :’’su istiyormusun ?’’.dedim.

Belli ki istiyordu ,çünkü dudakları hararetten adeta kavrulmuştu.Göz işareti ile de ‘’çabuk halimi görmüyormusun halimi? der gibi bana bakıyordu .

Ben kırbanın ağzını açtım,suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İkrime’nin iniltisi duyuldu:Su! Su!...Ne olur bir tek damla olsun su!’’

Amcamın oglu Haris, bu feryadı duyar duymaz ,göz ve kaş işaretiyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehitlerin aralarından koşa koşa İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken ıyaş’ın iniltisi duyuldu:   “Ne olur bir damla su verin! Allah rızası için bir damla su!”

Bu feryadı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyaş’a götürmemi işaret etti. Haris gibi o da içmedi.

Ben kırbayı alarak şehitlerin arasında dolaşa dolaşa  Iyaş’a yetişdiğim  zaman, kendisinin son kelimesini işitiyordum. Diyordu ki: “İlahi! İman davası uğrunda canımızı feda etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehadet rutbesini esirgeme. Hatalarımızı affeyle!” belki Iyaşartık şehadet şerbeti içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü, fakat vakit kalmamıştı…başladığı kelime-i şehadeti ancak bitirebildi.

Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırkenbirde ne göreyim!İkrime’nin de şehit olduğunu müşahede ettim.bari dedim amcamın oğlu Haris’e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim,ne çare ki o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eylemişti…

Hayatımda birçok hadise ile karşılaştım,fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı.bunların birbirine bu derece fedakar ve şefkatli halleri, gıbta ile baktığım en büyük iman kuvveti tezahürü olarak hafızama adeta nakşoldu…

           

            Kendisi de ihtiyaç duymasına rağmen, Müslüman kardeşini tercih etmek… gerçek imana ermiş olanlar, bunu yapıyorlardı. Bunu yapmak, müminleri bir duvarın tuğlaları haline getirir. Onlar da öyle oldular.

            Bugünün Müslümanları, cemaat olduklarını sandıkları anda en ufak bir sarsılma ile yerlerini terk edip dağılabiliyorlar. Halbuki Allah’ ın ipine toplu halde sıkıca sarılmaları emrolunmuştur.  

            Selam ve dua ile…

17/3/2007

hicab

Tarih dönemleri boyunca örtü/örtünme, insanoglundaki yaratilistaki uyumla birlikte ilahi hikmetten çok seyler tasidigi halde, bir çok yorumlarin üretildigi simge olgu haline gelmistir. Farkli toplumlarda farkli anlamlar yüklenilen bu olgunun tartismasi daha ilk insanin yaratilisiyla baslar. Bir ilahi misyon geregi yaratilan Hz. Adem ve esi ile bu yaratilisi / misyonu daha ilk basta kabullenmeyerek bu otoriteyi tanimayan seytan bu tartismanin ilk taraftari olarak karsimiza çikar. Biri iffetin biri iffetsizligin sembolu olan bu iki tarafin tartismasi ve çekismesine çaglar boyu sahit olmamizin yaninda günümüzde de bu iki tarafin çekismesini çok hararetli bir sekilde yasiyor ve sahid oluyoruz.

Toplumsal anlamda ahlak ; insanlar arasi iliskilerde temel esasi teskil eden bir olgudur. Bir toplumda birbirleriyle iliski içersinde olan fertlerin uymasi gereken asgari ortak bir özellik vardir. Iste örtü ve örtünme toplumsal ve ahlaki kurallardan olan ve yazilimda ( fitratta) varolan haya duygusunun harekete geçmesiyle gösterilen ani isaret etmektedir. Bu insanin yaratilisiyla birlikte, seytanla Hz. Adem arasinda vuku bulan çiplak kalma ve örtünme olayini yalnizca cennete özgü bir vakia olmaktan çikarip tüm insanlik boyunca süren bir mücadele haline sokar. Ayni sekilde örtünme olayi fitri bir olaydir. Bundan dolayi Hz. Adem ile esi çiplaklikla beraber ayni zamanda, o ana kadar hissetmedikleri bir duyguyu hissederek bir sekilde örtünmeye baslamislardi. Böylece beseri iliskilere haya duygusu o andan itibaren hakim olmaya basladi. Haya toplumsal yasamin ilk kurali haline gelmis oldu. Insanla baslayan ve insanin imtiyazi haline gelen örtünme ; Kur’ an’in üzerinde durdugu bir konudur. Insana takvali ve iffetli olmayi ögütleyen Kur’an, bu amaçla kadin ve erkege örtünmeyi emretmektedir. Bununla beraber toplumsal iffeti korumak amaciyla temel sart olarak, örtünmeyi emreden Kur’an , bunun yaninda hal ve hareketlere de dikkat edilmesi gerektigini vurgular. Bu amaçla özellikle kadin üzerinde yogunlasan Kur’an ; kadina cahili bir takim adetleri (örnegin kiritarak yürümesini) terk etmesi gerektigi üzerinde durur.

Giysilerin, toplumlarin deger yargilarina göre degisiklik gösterdigi, arastirmalar sonucunda ortaya çikan bir gerçektir. Bu konuda bir degerler çatismasi içersinde olan dogu ve bati toplumlarinin giysilerindeki farklilik, bunu dogrulamaktadir. Batinin etkisi altinda olmayan toplumlarin (Hindistan, Pakistan, Afganistan, Yemen Iran... gibi) giysilerine baktigimizda hepsinin giysilerinin uzun, genis ve vücuda yapisik olmayan, genellikle örtülü olduklarini görmekteyiz.

Diger ideoloji ve dinlerden farkli olarak islam örtünme olgusuna farkli bir anlam kazandirmaya çalisir. Ifrat ve tefrit noktasindaki görüslerin ortasini bularak, örtünmede temel esasin, ferdin ( özelde kadinin ) sahip oldugu degerlerin korunarak, kendini topulmda en güzel bir sekilde ifade etmesi olarak görür. Bunu yaparken de ne çok özgürlükçü, ne de ferdingörevlerini ihmal ederek mahrumiyetçi bir metod izler.

Islamda hicap, hem örtünmek, hem de perde ve engel anlaminda kullanilir. Daha çok perde anlamina gelen hicap, örtünmenin vesilesidir. Islamin örtünmeye getirdigi bu tanimlama sekli, kadinin toplumsal iliskilerine yönelik bir tanimlamadir. Bu tanimlama kadina toplumsal iliskilerinde takinmasi gereken bir kimlige yönelik bir tanimlamadir. Bu tanimlama kadina toplumsal iliskilerinde bir güvenlik seridi olusturulmasi açisindan son derece önemlidir. Yoksa birilerinin iddia ettigi gibi, islam kadini bir perdenin arkasina hapsetmemistir. Aksine islam’da hicap, kadinin sosyal katiliminin bir göstergesi olarak kabul edilir.

Islami ögretide kadinin toplumsal kimligi gelistirilip, koruma haklari teminat altina alinmistir. Kur’an’da cinsel ayrim yapilmaksizin toplumsallasma süreci insan fitratina yerlestirilmistir. Bu anlamda toplumsal iliskilerin boyutlarini da belirleyen islam, örtünme konusunda asgari sartin " Gadd-i basar " ( kadin ve erkegin bakilmasi yasak olan seylere bakmamalari ) oldugu ifade edilmektedir. Ayrica kadinlara bu emrin yaninda erkeklerden farkli olarak, harfiyyen uymalari gereken hususlari ifade edilmistir.

Kur’an’da mahrem olanlarin birbirlerine bakmamalarini ve örtülmesi gereken yerleri örtmeleri birçok ayette zikredilmektedir. Bir müslüman kimligin giyim tarzini belirleyen bu ayetlerin genelinde islenen tema " iffetli olmak " esasina dayanmaktadir. Özellikle de kadinlar için apayri bir önem kazanan bu ayetlerde, kadinin örtünmesi ; özgür ve iffetli olmasi, toplumda iffetli olarak taninip zarar görmemesi, esaslarina dayandirilmaktadir. Ayni sekilde özgür olmanin ve taciz edilmemenin getirdigi özgürlük, bu sekilde hicapla özdeslestirilmekte, bu anlamda hicap kadin özgürlügünün bir sembolu haline gelmektedir.

Sebep-sonuç iliskisi düzleminde düsünlüdgünde, kadin, asil kimliginin korunarak kadin için bir örtünme gelenegi olusturan islami anlayis, kadin için temelde özgür ve iffetli olmayi öngörürken, bunlarinsonucu olarak kadin için bir çok imkan saglamistir.

Bunlardan en önemlisi, kadina ruhsal rahatligi getirmistir. Bunun yaninda kadin için öngörülen özgür çerçeve dahilinde aile baglarinin saglamlastirilmasi ve saglikli bir toplum yapisinin olusturulmasi, kadina saygi göstermenin ve degerini gözetmenin tek sarti haline getirmistir.

Bati toplumunda kadinin en büyük sorununun bir meta haline getirilmesi oldugu Finlandiyali sosyolog Sari Nare tarafindan teyid edilmektedir. Nare, ayni konusmasinda kapitalist kültürün meta haline getirilen kadini kontrol altinda tuttugunu, islam’in ise örtünme emriyle kadini bu durumdan kurtardigini belirtmektedir. Ayni gerçege dikkat çeken sosyolog Nilüfer GÖLE ise Bati toplumundaki gelisim ve demokrasinin, mahremiyetin bozulmasi esasina kurulu oldugunu, islami hareketin, gerek kadini iffetini korumaya, gerekse modern yasayisa karsi koyma açisindan Bati’nin karsinida oldugunu Islami hareketin en görünür ve en ayirt edici özelliginin basörtüsü oldugunu vurgulamaktadir.

Iste kendini hayatin her alaninda hissettiren modernizmin baskisi altinda olan müslüman kadin, kendi kimligini benimsemis bir fert olarak toplumda varligini sürdürmelidir. Özellikle günümüzde dine saldirmak maksadiyla basörtüsüne yönelik her saldiriya karsi mücadele azminin ve direnis kültürünün diri tutulmasi, canalici bir ehemmiyet tasimaktadir. Yaratilisla baslayan bu mücadelenin sadece basörtüsü mücadelesi degil, tevhid mücadelesi olarak algilanmasi, her müslüman ferdin üzerinde durmasi gereken önemli bir husustur.

Örtünme ile ilgili ayetler iki  surede yer almıştır. Ahzab suresindeki ayet, iffeti  korumaya yönelik örtünme ile değil, hür müslüman kadınları böyle olmayanlardan ayırmaya yönelik özel kıyafetle ilgilidir. (Ahzab: 33/59) "Eşlerine , kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına (dışarı çıkarken) üstlerine örtü almalarını (cilbab adı verilen dış  giysiyi bürünmelerini) söyle:  bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar...". Nur suresindeki ayet, iffeti korumaya yönelik  örtünme ile ilgilidir, : Mü'min erkeklere söyle, gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar; Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle gözlerini sakınsınlar, iffetlerini korusunlar,  görünen dışında zinetlerini (çekici ve güzel yerlerini, süslerini) açıp göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kavuştursunlar. Zinetlerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri  veya kadına ihtiyacı kesilmiş olup hanedan geçinen erkekler veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey Müminler! Kurtuluşa ermeniz için hepiniz tevbe ederek günahtan dönün."

 

Selam ve dua ile…